M.Ali Köse



BU YAZIYI YAZMAK FARZ OLDU!    

 

Uzun bir ara vermiştik yazmaya…

Pek çok mesele geldi geçti, sayfalarca yazı yazmak için. Ancak, yanlış anlaşılırız diye yazmaya cesaret edemedik. Öyle ya; biz AKP’nin açıklarını arayan (!), siyonizmle kafayı bozmuş (!), “bir ruh hastalığının tezahürü” olan antisemitik, (!) Hristiyanları kesmek isteyen (!), dünyayı kendimizden ibaret zanneden (!), dünyadaki gelişmelere “Erbakan’ın safsataları ile” bakan (!), kendini yenileyemeyen (!), çağdışı kalmış (!) bir camiayız. Yıllardır söylemlerimizde ne kadar haklı olduğumuz defalarca ispatlanmasına rağmen hala bu ithamlardan kurtulamadık. Dilimize çok şey geldi, söyleyemedik. Neden top yekûn bir taarruza uğradık. Bize öyle şeyler dediler ki, yukarıda belirtilen ithamlar hafif kalır. Velhasıl kolumuzu kanadımızı, başta en yakın bildiklerimiz olmak üzere kırdılar. Ama biz hakkı haykırmaktan asla vazgeçmedik, geçmeyeceğiz de… Dillendirdiğimiz her meseleyi yazmaya gelince, iş daha tehlikeli oluyor, cımbızla seçiliyor her ifade… o yüzden yazmaya hevesimiz yoktu.
Fakat, sadece Milli Gazete de gördüğüm ve haftalardır sadece Milli Gazete’nin bahsettiği “Mescid-i Aksa’nın Siyonistlerce İşgali” haberleri ve en son bir Siyonist Bakan’ın verdiği poza dair haberi okuyunca, bu yazıyı yazmak bize farz oldu. Aşğıdaki fotoğraflara bir bakın…
İşgalci bakandan Mescid-i Aksa tahriki
Yukarıda poz veren, İsrail İskan Bakanı, adı anmaya lüzum yok. Poz verdiği yer Mescid-i Aksa / Kudüs. Şimdi, bizi böyle itham edenler diyecekler ki, “off … tamam yandık, yine aynı teraneler, işin yoksa dinle dur. Bide oradan AKP’ye vurular şimdi…”.
Aslında bizi çok iyi tanımışlar ve ne diyeceklerimiz çok iyi biliyorlar. Hatta işin ucunun kendilerine de dayandıklarını çok iyi biliyorlar, ama ne yapsınlar “CHP gelse” siyonist bakan oraya gitmeyecek mi? AKP iktidarda olduğu için mi, zevat oraya gitmiş? Hem AKP’den önce de, hep oaraya gitmiyorlar mı? Uluslararası diplomasi denen bir şey var, hemen herşeyde telefona sarılıp “one münit” denmez?
Ayrıca ne olmuş yani, emniyeti için birkaç yüz polisle adam gelip nezaket ziyaretinde bulunmuş? Bunun neresi kötü… hiç “Hoşgörü”müzde yok bizim. Adam Mescid-i Aksa’ya geldiyse sırtlayıp götürecek hali yok ya… Hem biz de onların kiliselerine, havralarına, sinagoglarına veya tapınaklarına gitmiyor muyuz, hatıra fotoğrafları çektirip sosyal medya vb yerlerde paylaş mıyor muyuz? Şimdi zevat yapınca illa bundan bir şey mi çıkartmak gerekiyor?
Bu “hoşgörü ve diyalog” kokan ziyareti, kin ve nefrete döüştürünce elimize ne geçecek anlamıyoruz bir türlü… Bir de bunu dini mesele haline getirip, AKP’ye sallamamız yok mu? Ne kadar ayıp ediyoruz, dini siyasete alet edince… yok adam niye poz vermiş, yok Mescid-i Aksa işgal edilirken Müslümanlar niye uyuyorlarmış, yok “Mısır’a, Suriye’ye ağlayan Başbakan” niye Mescid-i Aksa’nın yıkılışına ses çıkartmıyormuş, yok neden bizim muhafazakr gazelerimiz, cemaatlerimiz, yazarlarımız, aliyyülalalarımız bu hadiseyi gündeme bile getirmiyorlarmış….
Dedik ya, çok iyi tanıyorlar bizi ve ne diyeceklerimizi de çok iyi biliyorlar. Ama unuttukları, bilmedikleri veya atladıkları bir husus var: biz de onların ne cevaplar vereceklerini çok iyi biliyoruz. Hatta bazılarının “bizim halkımızın canı yanacağına Irak’ın, Afganistan’ın, Suriye’nin, Mısır’ın ve diğer İslam Ülkelerinin halklarının canı yansın, başbakanımız çıkıp ağlıyor, daha ne yapsın, hangi başbakan bunu yaptı, eee yardımda gönderiyoruz daha ne yapalım” veya “varsın Mescid-i Aksa yıkılsın ama ABD’ye, İsrail’e, AB’ye kafa tutan asil iktidarımız yıkılmasın” diyenler bile çıkabilir. Maalesef üç aşağı beş yukarı bu ifadeleri yakın olanlarını duyduk. Dolayısı ile biz biriz birbirimizi çok iyi biliriz.
Siz bizim neler diyeceğimiz çok iyi bilirsiniz, bizde sizlerin çocukça cevaplarınızda… diyeceksiniz ki, senin derdin ne?  asıl mesele İsrailin yaptığı kalleşlikse onu anlat. İsrail hayin planlar yapıyorsa onu söyle. Ne karıştırıyorsun durduk yere ortalığı, hemen fitne çıkarıyorsun. Hiç mi utan mıyorsunuz arkadaş?
Evet utanıyoruz, Beni İsrailin ilk kıblegahımızda, Peygamberimiz ( SAV ) efendimizin Miraca çıktığı mübarek beldede, Selahaddin Eyyubi’nin emanetinde İslama meydan okuyan pozlar verirken, Müslümanların çıldırtan sessizliğinden utanıyoruz. Evet utanıyoruz, Suriye’ye Haçlı ordularını çağıran Müslümanlardan utanıyoruz. Evet utanıyoruz, müslüman beldelerinden feryatlar yükselirken, Müslümana yapılan planlı maksatlı sistematik katliamları “insanlık dramı” diye Haçlılara gözyaşı içinde anlatan muktedirlerden utanıyoruz. “% 50” yi zor tutan, ABD’ye İsrail’ kafa tutan ama ne hikmetse akan Müslüman kanını durduramayan külhanbeylerinden utanıyoruz. Ve bizi de kendileri gibi umarsız duyarsız hale getirenlerden ve kendimizden utanıyoruz.
Son olarak, siyonizm yaptıklarının hesabını er ya da geç verecektir. Zalimler döktükleri kanda boğulacaklardır. Verdikleri pozlar, hep başlarına yıkılacaktır. “Zalimler için yaşasın cehennem”…

Cenab-ı Allah’ın bizi sırat-ı müstakime iletmesini ve Müslüman kardeşlerimizin akan gözyaşlarını kanlarını dindirmesini niyaz ederiz… Allah’a emanet olunuz…


M.Ali KÖSE SP Eskişehir il gençlik kolları başkanı

12/09/2013

           











--------------------------------------------------------------------------------------
 
 

“DİNDAR NESİL” NEDEN – NASIL?

 

            AKP iktidarı ülkemizdeki mütedeyyin-muhafazakar insanımızın yıllardır susuzluğunu çektiği pek çok alanda başarılı (!) daha doğrusu tatminkar bir performans sergiliyor. Örneğin, Askeri cenahla giriştiği mücadeleden zaferle (!) çıkması, dindar kadrolaşma politikası, dine önem verildiğinin her alanda açıkça söylenmesi… Yıllardır, Hilafet topraklarında ikinci sınıf insan muamelesi gören mütedeyyin halk, Menderes ile başlayan kısmen Demirel ve daha sonra Özal ile devam eden “hürriyet” yolculuğunda son kaptan Erdoğan ile zirveye (!) yaklaşmış durumdalar. Burada vurgulanması gereken husus, ülkemizde AKP’yi tek başına süper güç kabul etmenin, oluşan “kutsal ittifak”ı görmemiş olmak ve AKP’yi derinden besleyen dış destekçilere, cemaatlere ve sağcı kesime büyük haksızlık etmek olduğudur. Bu kutsal ittifakta AKP sadece bir lokomotif[1], Tayyip Erdoğan ise makinisttir. Dolayısı ile bu trenin uzunluğu her ne kadar AKP’yi yıkılmaz bir kale gibi gösterse de raydan çıkmasının ne denli kolay olduğunu açıkça göstermektedir. Özetle, AKP bu yükü daha nereye kadar götürecektir? Eninde sonunda ya yolda kalacak ya da raydan çıkacaktır. Bizim endişemiz ise AKP’nin peşine kattığı bu topluluğu raydan çıkartması ve sarılması güç yaralar açmasıdır.

            Tüm bu belirtilenler dahilinde, gerek lokomotiftekiler gerekse de vagondakiler hallerinden oldukça memnundurlar. Zira yıllardır özlemini çektikleri “büyük ütopya”ya az kalmıştır. Artık yüksek makamlar, güçlü medya, büyük sermaye, üniversite camiası ve önemli mevkiler onların elindedir. Parazitlerde yavaş yavaş temizlenmekte, keyiflerine diyecek yoktur. Öyle ki bugünü kurtarmışlar (!) artık geleceği planlamayı kafaya koyarak, “dindar nesil” yetiştirmek istiyorlar.

            Dindar nesil tartışmasına girmeden önce aşağıdaki metni okumanın, Milli Görüşçü (!) AKP’nin nerelerden esinlendiğini anlamamızda büyük faydası olacaktır. 

“Reagan iç politikada ise Amerikan liberal demokrasisini bertaraf etmiş ve bunu yaparken iki önemli temel strateji izlemiştir. Bunlardan ilki dine dayalı ahlak anlayışını yaygınlaştırmak, diğeri ise hem federal yönetimdeki hem de eyalet yönetimlerindeki karar alma mekanizmalarına kendi görüşlerini temsil eden kadroları yerleştirmektir[2]. Bu kadrolaşmanın oluşturulması sayesinde merkeziyetçi – otoriter gücün etki alanı genişlemiş, bu işleyiş çerçevesinde de devletin “baskı gücü” artmıştır. Reagan’ın stratejilerinin temel dayanağı Amerikan bireyciliğine uygun olarak tasarlanan “popülist siyaset”tir[3].”

            Ronald Reagan, 1981 – 1989 yıllarında ABD Devlet Başkanlığını yapmıştır. Bu dönem ABD için gerek iç gerekse dış politikada kargaşaların yaşandığı bir dönemdir. Cumhuriyetçi Reagan Demokrat Jimmy Carter’ı alt ederek Devlet Başkanı olmasının en büyük sebebi yaşanan iç ve dış krizlerdir. Reagan’ı iktidara getiren bu krizlerden çıkmak için “neo-liberalizm” ve “neo-muhafazakar” karışımı “yeni sağ” politikaları ABD’nde uygulamaya koydu. Artık dünya birbirinden hiç haz etmeyen “liberal” ve “muhafazakar” ideolojilerin yeni versiyonlarından oluşan karma ve solcu olmayan bir ideolojiyle tanışıyordu: yeni sağ. Yeni sağ uygulamaları görece daha erken İngiltere’de Thatcher, ülkemizde ise hemen hemen aynı dönemde Türkiye’de Özal ile uygulamaya girse de, ABD gibi bir süper güç, yeni sağ için sağlam bir referans olacaktı. Nitekim ABD’nin yeni sağı seçmesi ile hem İngiltere hem de Türkiye yeni sağa daha fazla sahip çıktılar.  

            Velhasıl konumuz yeni sağ olmamakla birlikte, Reagan’ın politikaları bugün biraz daha güncellenerek hükümet tarafından kullanılmaktadır. Kısaca, Menderes, Demirel ve son olarak Özal ile büyüyen “ithal” Türk liberalizmi, Erdoğan ile ergenlik çağından çıkmaktadır. Bakın Reagan’ın “dine dayalı ahlak anlayışı ve kadrolaşması” ile Erdoğan’ın “dindar nesli ve mevcut kadrolaşma” çalışmaları örtüşmektedir. Yani krizler üzerine kurulu iki iktidar çıkış noktası için yeni sağcı politikalara sarılmışlar; kökenlerinden gelen dini-muhafazakar yapının etkisinden kurtulamamakla beraber liberalizmi de hayatlarına katmaya çalışmaktadırlar. Özetle, dini hassasiyetler konusunda eskisi kadar radikal olmayıp, her fikre her yaşam biçimine saygılı olmak ancak kendilerine engel olan tüm oluşumları “terör, irtica, yobaz, bozguncu, faşist” gibi yaftalarla karalamak, yeni sağcı uygulamaları tanımlamada yeterlidir. 

            Konumuz ile pek ilgisi olamayan bu açıklamalardan sonra sonuç yerine geçebilecek şu hususları belirterek yazımız sonlandıralım. 

  • Milli Görüş’ün her kararının ve icraatının amacı Allah’ın rızasını kazanmaktır. Yani biz bir fiil işlerken sadece Allah’ın rızasını kazanmayı murad ederiz. Her ne kadar bazen farklı bir görüntü çizilse de sonuç tamamen Allah rızasını kazanmaktır. Milli Görüşçü olduğu iddia edilen veya tarihsel bağında dolayı her daim Milli Görüşçü gibi değerlendirilen AKP ise tüm karar ve icraatlarında, yukarıda açıklandığı gibi “yeni sağ” felsefesinin etkisinde kalmaktadır. Elbette Sn. Recep Tayyip Erdoğan dini yaşayışında oldukça samimi olabilir, ancak partisinin izlediği politikalar konusunda dini hassasiyeti tartışılabilir. Bu da AKP’nin dini muhafaza ve yayma amacı olmadığını, yeni sağın, “insan yaşamına kastı olmayan her alanda düşünme ve gelişme özgürlüğü” anlayışı gereği dini özgürlüklere yer verildiğinin açık bir ispatıdır.
  • Yine yukarıda belirtilen gereği, AKP’nin mütedeyyin halkımızın ruhunu okşayan çılgın projesi olan dindar nesil, dini sadece kendi içi aleminde yaşayan, kendi dışındaki tüm görüşlere hoş görü ile yaklaşan, günahların bu dünyada değil de öteki dünyada cezalandırılması gerektiğine inan, Allah’ın rahmetinden dem vurup gazap edebileceğinden bahsetmeyerek insanları dinden soğutmayan, her günahın affedebileceğini söyleyip günah işleyenleri de hoş gören, zengin olmak için çalışan, kariyer yapmak için çabalayan, yaşamın özünün bu dünyada rahata ermek olduğuna inanan ama ahireti de yabana atmamak için klasik ibadetleri yapan bir nesil olacaktır.
  • Adem ( AS )’dan bu güne kadar yer yüzünde süre gelen Hak – Batıl mücadelesinde, kaybeden hep batıl olmuştur. Çoğu zaman galip gibi görünse de çöküşü çok çabuk olmuştur. Örneğin, çok büyük kargaşalar ve iç çatışmalar sonucu kurulan ve aralarında bizim de olduğumuz pek çok ülkenin girmek için kapısında beklenilen AB, henüz 60 yıllık iken iflas noktasına gelmiştir. Biraz daha içimizden bir örnek vermek gerekirse çok yakın bir zamana kadar gölgesinden korkulan askeriye, “kâğıttan kaplan”[4] olarak nitelendirilmiştir. Geçmişte, İslamiyet’in dışında insanlığın kurtuluşu olarak ortaya çıkan komünizm, faşizm, sosyalizm, sosyal demokrasi, liberalizm hatta İslam ile ilgisi olmayan İslam etiketini kullanan hareket vb. pek çok yapılanmanın, sadece belli bir zümreye fayda sağladığı diğerleri için felaketten başka bir şey getirmediği ortadadır. Hal böyle iken, son 50 yılda krizlerinden doğan “solcu olmayan” iktidarların can simidi, yeni sağında ilk uygulamalarında olduğu gibi sadece belli bir zümreye refah sağlarken diğerleri için felaket olacağı açıktır. Neden mi? Çünkü dini özgürlüklere yer veren yeni sağın İslam ile hiçbir ilgisi yoktur. Yeryüzünde kıyamete dek ayakta duracak olan sadece İslam olacaktır. Bunu biz söylemiyoruz. Allah-u Teala Hz. buyuruyor ki; “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır”.
  • Bu nedenlerle diyoruz ki, dindar nesil yetiştirilmelidir ancak bu nesil için İslam konu mankeni değil, yaşam biçimi olmalıdır. Eğer böyle olursa dindar nesil hakiki dindar nesil olur. Aksi halde Erbakan Hocamızın dediği gibi “içi saman dolu parlak tüylü doldurulmuş kuşa” benzer.

Rıza-i ilahi için çalışan, ahlak ve maneviyatı hep ön planda tutan, vatanına, milletine bağlı bir nesil olmak temennisi ile Allah’a emanet olun…



[1] Motorları ve beyni ithal, aksesuarları yerli bir lokomotif.

[2] Banu Helvacıoğlu, (2002), “Neo-liberal Siyasi Ahlak: Beterin Beteri Vardır”, Birikim Dergisi, Sayı 158, İstanbul, s. 45.

[3] Uğur Ersoy, (2002), “Türkiye Örneğinde Yeni Sağ, Anavatan Partisi Üzerine Bir İnceleme”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, s. 21.

[4] Süheyl BATUM’un kullandığı bu tabir için bkz.; http://www.ilk-kursun.com/haber/63125, 23.02.2011.

 
30/05/2012
 
Muhammed
Ali KÖSE
Gençlik Kolları Teşkilat Başkanı
 
 
 
____________________________________________
 
 
 

“28 ŞUBAT 2 – İNTİKAM” SİNEMALARDA

 

          

  Hiç şüphe yoktur ki, 28 Şubat ve akabinde yaşanan süreç, Milli Görüş camiası için kolay unutulmayacak bir anıdır. Sadece Milli Görüş değil ülkedeki pek çok mütedeyyin ve liberallerinde ( gerçi liberaller her dönem ayrı rol oynadıkları için, 28 Şubat’a dair görüşleri dikkate alınmayabilir ) istemedikleri bir süreçtir. Bu 28 Şubat’ın ilk perdesi hakkında yapılan değerlendirmeler olup, bizim asıl yorumlamak istediğimiz 2. perdedir.

 

            "Siyasette hiç bir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa, o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz"[1] diyor eski ABD Başkanı Roosevelt. Bu ifadeleri ilk olarak Bekir GÜNDOĞMUŞ ağabeyin TV 5’te yayınlanan 28 Şubat Belgeselinde duymuştum. Bekir ağabey, 28 Şubat’ın ilk perdesini özetlemek için bu cümlelerle programa giriyordu. Roosevelt’in iki cümlelik ifadesinin ilk kısmı 1. perdeyi diğer kısmı ise 2. perdeyi açıklamak için yeterlidir. Evet, 28 Şubat çok uzun soluklu bir planın uygulanışıdır ve şimdilerde 2. perdeyi bize izlettiriyorlar. Sinema izlemeyi seven biri olarak, senaryo ve kurgusu ile 28 Şubat çok iyi bir film olarak milletimize izlettiriliyor. Hem de ne zaman ihtiyaçları olursa hiç çekinmeden vizyona koyuyorlar.

 

            Peki neden 28 Şubat için böyle diyorum? Şöyle ki;

 

1 – 28 Şubat sürecinde iki kutup söz konusuydu: dış mihraklar – Milli Görüş hareketi. Ancak Bugün servis edilen haberlerde, millet, asker ( veya moda bir tabirle “gladio” ) ve Milli Görüş  üçlüsünden oluşan bir hegemonya söz konusudur. Darbenin suç kefesinin ağır tarafına asker hafif tarafına Milli Görüş konulmakta ve milleti daha doğrusu mütedeyyin-muhafazakar kesimi mağdur sınıfına koymaktalar. Gerçekte pek çok kişi merhum liderimizin “ortamı geren hamleler yaptığı ve kendi iktidarı uğruna milleti ateşe attığını” ileri sürmektedir. Bu bilhassa “yandaş medya” tarafından açık-kapalı bir şekilde böyle insanlarımıza sunulmaktadır. Özetle gerçek mağdurlar sanık sandalyesine oturtulmuş vaziyettedir.

 

2 – AKP yandaşlarına gün doğmuştur, zira onlar hükümetin her alanda iflas eden politikalarını, çok önceden eleştiren bizlere karşı söyleyecek sözleri kalmamıştı ki, imdada “28 Şubat 2 – İntikam” filmi yetişti. Bugünlerde AKP yandaşları her ortamda, “Hocanın kaçıp gittiği 28 Şubat’ın hesabını Tayyip soruyor, siz hala konuşuyorsunuz” demek suretiyle “hesap veremedikleri”nin intikamını alıyorlar. Oysa ki, biz bunun bir hesaplaşma değil gaz alma veya hakikati gizleme gayreti olduğunun farkındayız. Zira muhterem dava büyüklerimizin ( bilhassa Şevket KAZAN ve Recai KUTAN ) her defasında vurguladıkları, “28 Şubat’ın 2 nedeni vardır, bunlar D8 ve Havuz Sistemi” konularıdır. 28 Şubat’ı ilk maddede belirttiğimiz aktörler arasındaki bir savaş gibi göstererek, darbenin asıl niyeti gizlenmektedir. O günleri yaşayanlar belki bu ayrımı yapabilirler, ancak akabindeki nesil meseleye medyanın sunduğu kadarı ile vakıf olacaklardır.

 

3 – 2. perde ile darbenin asıl aktörleri de gizleniyor. Muhterem Hocamızın, Star kanalında Uğur DÜNDAR’ın programında açıkladığı kripto, esasen aklı başında herkes için 28 Şubat’ın kimler tarafından tezgahlandığını anlamaya yeter bir belgedir. Daha sonra kriptonun varlığı yalanlansa da, sayın DÜNDAR’ın panik içinde görüşmeyi sonlandırdığını, o programı izleyen herkes iyi hatırlayacaktır. 28 Şubat sürecinin karanlık günlerine dair masonlardan bahseden var mı? Yok. Daha doğrusu bizden başka bahseden birileri yok. Genel Merkez Eğitim İşleri Başkanımız muhterem Muhittin YILDIRIM Bey’in Kontv’de yaptığı açıklamalar mutlaka dikkatle izlenmelidir. Neden dış güçlerin etkisinden bahsedilmiyor? Belki önümüzde ki yıllarda 3. perdede bahsederler ama şimdi adlarını anan yok.

 

Velhasıl, bugünlerde 28 Şubat’ın 2. perdesini ( 28 Şubat 2 – İntikam ) izlemekteyiz. Aklı başında herkes çok iyi bilir ki, 28 Şubat Milli Görüşü sonlandırma amaçlı, dış mihraklarca kumanda edilen ve yerli maşalar tarafından yönetilen bir süreçtir. Bilinmesi gerekenlerse şunlardır;

 

. Bu süreç ister 1000 yıl sürsün isterse yatsıya kadar sürsün Milli Görüş’ü yıkamaz yıkamayacaktır.

. Bugünlerde sık sık vurgulandığı gibi 28 Şubat bir “hesaplaşma” değil, “hedef saptırma”dır.

. 28 Şubat süreci Muhterem Erbakan Hocamızın basiret ve feraseti ile çok ağır bedeller ödenmeden atlatılmıştır.

. Darbenin asıl mağdurları bugün çığırtkanlık yapan üç beş “goygoycu” değil, bizzat Milli Görüştür. Bu kirli tezgah Milli Görüş’e mal edilemez.

. Bu darbe sermayesinden senaryosuna, aktörlerin seçiminden kurgusuna kadar dış kaynaklı bir hamledir. Amaç bir taşla birkaç kuş vurmak. Şöyle ki,  Önce Milli Görüş zedelenecek, yandaş bir hükümet kurulacak ve gelecek 10-15 yıl için gerekli alt yapı oluşturulacak.

 

            Yukarıdaki liste uzatılabilir. Sonuç itibari ile siyaseti sinema filmi izler gibi izlerseniz, siyaseti kurgulayanların esiri olursunuz, haberiniz bile olmaz. O nedenle, Erbakan Hocamızın “Müslüman olmak başka şuurlu Müslüman olmak bambaşka” mealine gelen pek çok konuşmasında ne denli isabetli ve haklı olduğunu bir kere daha anlaşmış ve anlatmış olduk.

 

       28 Şubat hatırlarımızda hep “karanlık” bir anı olarak kalacaktır. Devrin kopan yaygaraları arasında ehli akil’in “28 Şubat, Milli Görüş’ü bitirme hamlesidir” yorumları ayrı bir anı olarak hatırımdadır. Bu yorumlar 28 Şubat’ın amacını izah etmekte doğru olmakla beraber, nihayet itibari ile 28 tane 28 Şubat yapılsa hatta yılın her günü ayrı bir “darbe” günü olarak anılsa dahi bu mümkün olmayacaktır. Elbette, belli mihraklar bu amaçlarını gerçekleştirmek için ellerinden geleni artlarına koymaktan da asla vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler.  

            Allah hepimizi şuurlu Müslümanlardan eylesin temennisi ile…

 

[1] Gülüm, Ebu Bekir; “Gerilim Siyaseti ve YSK”, http://www.milligazete.com.tr/makale/gerilim-siyaseti-ve-ysk-199388.htm, 25.04.2011, Ankara.

 
O8/05/2012
 
Muhammed
Ali KÖSE
Gençlik Kolları Teşkilat Başkanı
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TARİH VE BİZ


İnsanımız tarihsel olayları ya övünç ya da utanç hatırası olarak değerlendirmektedir. Oysa tarihten çıkarılacak ve geleceğimize ışık tutacak yüzlerce ders vardır. Tarihimizi – ve insanlığın tarihini – ana hatlarıyla da olsa bilmek, özellikle biz gençlere vizyon kazandırır. Ancak bilmek tek başına yeter bir şart değildir. Tarihi, iyi bir analiz ve yorumla süsleyerek hayatımıza bir değer olarak katmak gerekmektedir.Bu kaliteli insan olmanın yanı sıra iyi bir dava adamı olmanın da önemli unsurlarından biridir. Tam burada şu misali vermek isabet olacaktır;

“Kıymetli gençler, herhangi bir kimse Malazgirt'te inanışının şahlanışını yaşamadan, Kosova'da, Niğbolu'da bir kılıç olup parlamadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul'u fethetmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa'nın içlerine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi 'Ya Allah' deyip namluya sürmeden, bir insan Sakarya'nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs'ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Görüş'ün ne olduğunu anlayamaz.”[1]

Milli Görüş lideri mücahit Erbakan Hocamız,böyle hitap ediyor gençliğe… “Eğer Milli Görüşçü iseniz, sadece tarihi ezberden okumanız yetmez, önce tarihin seyrini değiştiren bu hadiseleri iyice idrak etmeniz ve yaşamanız gerekir” demek istiyor Hocamız. Yukarıda Hocamızın değindiği tarihi olaylar, öyle rastgele seçilmiş, bir anda akla gelinerek kaleme alınmış veya insanın ruhunu okşasın diye sarf edilmiş değildir. Bu tarihi olayların ortak noktaları vardır ki, bunlardan ders çıkaracağımız ve hayatımıza katacağımız değerleri ifade eder. Bu tarihi olaylarda ki ortak noktalar;

  • İman: Bu destanlardaki en temel özellik, zafere olan imandır. Bu iman askerleri, komutanları veya liderleri böylesine büyük işlere kalkışmaya cesaretlendirmiştir. Eğer iman olmasaydı ne Alparslan, Ne Fatih ne de diğerleri tarihe geçemezlerdi. Mühim olan yapmaya çalıştığınız her işte
    sonuca[2] ulaşacağınıza inanmaktır. Aksi halde tarihe geçmek şöyle dursun, adınızı bile birkaç kişiden fazlası bilemeyecektir.

  • Gaye: Ecdadımızın yazdığı bu destanların hiçbirisinde,kişisel ihtirasla, maddi beklentiler, zulüm vb. gayeler güdülmemiş, sadece Allah rızası esas alınmıştır. Allah’ın rızasını güden ecdadımız hiçbir zaman fethettikleri topraklarda zulmetmemiş, bilakis adaleti sağlamıştır. Bu nedenledir ki vicdan sahibi her insan ecdadımızı anarken hala hayırla anıyor.

  • İnsanlığın Saadeti: Ecdadımız asla kendi nefsini tatmine çalışmamış tam tersine bütün insanlığın mutluluğunu tesis etmeyi bir vazife bilmişlerdir. Yüklendikleri sorumluluk, alelade bir vazife değil, tam tersine,“insanlığın saadeti sadece İslam ile olur, o halde bizde insanlığın saadeti için İslam’ı yaymalıyız” şuuru ile çaba sarf etmişlerdir. Bu sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissettikleri için yaşlarına, memleketlerine,ailelerine, makamlarına ve eğitim seviyelerine bakmadan bu destanları yazmışlardır. 90 yaşındaki Eba Eyyubel Ensari’yi ( RA ) 90 yaşında İstanbul’u fethetmeye getiren, Padişah’ın en yakın arkadaşı Ulubatlı Hasan’ı surlara
    çıkartan, 15 yaşındaki nice delikanlıları Çanakkale cephelerine sokan işte bu sorumluluktur. Ecdadımız tüm bunları insanlığın saadeti için yapmıştır.

  • Sefer Sorumluluğu: Ecdadımızın yazdığı destanların hiçbirisine zafer sevdası ile değil sefer mecburiyeti ile çıkmış ve sonunda büyük bir
    çoğunluğundan Allah’ın lütfu ile zafer ile ayrılmıştır. Mağlubiyetle sonuçlanan olaylarda isyan etmemişler, zafer yok diye küsmemişler, sayısal azınlığı bahane etmemişler ve sefere çıkamadıkları zaman büyük ıstırap duymuşlardır. “Biz zafer görmesek bile evlatlarımız görsün” inancı ile hep seferde olmuşlardır.

  • Fedakarlık: Tarihe mal olmuş büyük destanların tüm kahramanları
    asla ucuz bahanelerin arkasına sığınmamışlardır. Sefere çıkmanın ağır
    sorumluluğu ile her türlü fedakarlığı yapmışlar, takatlerinin sonuna kadar
    canla başla çalışmışlardır. Mesela doğunun en ücra köyünden Çanakkale’ye giderken “şimdi oraya nasıl gideceğiz, gidip ne yapacağız, buradaki işleri kim yapacak, okulum ne olacak, geleceğim ne olacak, çoluk-çocuk ana-baba eş ne olacak, oraya falanca günde ulaşırım çekilmez şimdi o yol” gibi bahaneler yerine, Çanakkale cephelerine girebilmek için can atmışlar ve canlarını vermişlerdir. Yapılabilecek tüm fedakarlığı yapmışlar asla vazgeçmemişler, bir savaştan ötekine giderken “of, savaş savaş nereye kadar, yensek te yenilsek te sonuç değişmiyor, bu işleri hep biz mi yapacağız biraz da falanca yapsın yetti artık” dememişler, her seferinde sanki ilk defa sefere çıkıyormuşçasına tarih yazmaya devam etmişlerdir.

İşte Hocamızın değindiği veya değinemediği binlerce destanın ortak noktaları… O hep bunları anlattı, bizzat kendisi uyguladı ve bizi de bu yönde motive etti. Bizler Fatih ve Alparslan gibi kahramanları göremedik ama Erbakan Hocamızı gördük ve Onun ile – layığı ile olmasa da – çalışmak nasip oldu. Eğer bir gün tarih bizim şahsiyetlerimizden bahsederse bu önce Allah’ın lütfu sonra da Muhterem Hocamız sayesinde olacaktır. Erbakan sevdası şahsi bir hadisedir, takdire şayandır, ancak unutmamak gerekir ki, Erbakan Hocamıza olan sevgimizin ölçütü, O’nun yürüdüğü yolda yalpalamadan yürümek ve anlattıklarını – Allah’ın rızasını kazanmak için –yaşam biçimine dönüştürmektir. Aksi halde bir şahsı sevmek ya da sevmemek toplum nezdinde çok da kayda değer değildir.
Sonuçta özetleyecek olursak; pek çok insanımız tarihsel bir destanı anlatırken veya anarken gözleri doluyor, öyle coşkulu ve tumturaklı sözlerle anlatıyorlar. Mesela, Fatih Sultan Mehmet, 1453 ve İstanbul’un Fethi denildiğinde hemen duygulanır, bu hususlarda yayımlanan eserleri büyük bir coşkuyla okur, çevrilen filmleri izlemek için kuyruğa gireriz. Ama iş Fethi yaşamaya geldiğinde modern terimleri kullanmak suretiyle bahaneler üretiriz. Çünkü izlemek, okumak, anlatmak, anmak ve yorumlamak kolaydır, yaşamak ve hayat felsefesi haline getirmek zordur. Siz Fethi veya Çanakkale’yi ağlayarak anlatan bir insana, “Gel Milli Görüş içerisinde herhangi bir yerde çalış” deseniz ve o kimseye Çanakkale’de olup bitenleri örnek versek vereceği cevap “hayır” olacak, size yüzlerce bahane ve tepki ortaya koyacaklardır. Zira az önce de belirttiğimiz gibi, anlatmak, anmak, yaşamak ve yorum yapmak hatta hüngür hüngür ağlamak kolay ama yaşamak ve yaşam biçimi haline getirmek zordur.

Cenab-ı Allah, şanlı tarihimizden gereklidersleri almayı, onları yaşamayı ve hayatımıza bir değer olarak katmayı bizlerenasip etsin. Allah’a emanet olunuz…
 
 

[1] Prof Dr. Necmettin ERBAKAN, Gençliğe Hitabe, 01.03.2011, Milli Gazete.

[2] Bir Müslümanın varmak istediği sonuç Allah’ın rızasını kazanmaktır.
 
10/04/2012
 
Muhammed
Ali KÖSE
Gençlik Kolları Teşkilat Başkanı
 
 
_______________________________________________________________


“HAYDİ HAYIRLISI”
 
Yanlış hatırlamıyorsam 2004 yılının mart ayıydı… Dönemin Gençlik Kolları teşkilatındaki arkadaşlarla sohbet ederken, konu diğer illerin yaptığı faaliyetlerden açıldı. O dönem en özde tanıtma faaliyeti de gençlik bültenleri idi. Şu an vatani hizmetini yapmakta olan Mücahit SAĞDİLEK “biz neden bir dergi veya bülten çıkaramıyoruz, biz de çıkaralım bir tane ne olacak?” dedi. Aslında hislerimize tercüman oldu. Hepimiz aynı şeyi epey bir zamandır diliyorduk fakat çeşitli sebeplerden ötürü teşebbüs
edemiyorduk. Velhasıl kısa süreli bir istişareden sonra, “hiç olmazsa bir
taslak çıkaralım” fikrinde birleşip kolları sıvadık. Aynı gün saat 20.00 gibi
başlayan çalışma, ertesi gün sabaha kadar sürdü. Ertesi gün il divan toplantısı vardı. Çalışma güzel olunca yayınlamak için bir heyecan doğdu içimizde… “ozaman fotokopi de olsa bu bülteni il divan toplantısında yayınlayalım” dedik ve ilk sayısını “haydi hayırlısı” manşeti ile fotokopi ettirip il divan toplantısında dağıttık.

Ne büyük bir nasipsizlik ki, bu bültenin ikinci sayısı aradan geçen yıllarda bir daha çıkmadı. Eksik olan neydi? Yanlış nerede idi? Bu sorulara muhakkak suretle çok fazla cevap verilebilir. Sonuç itibari ile bülten çıkmadı…
 
Yukarıda sorulan sorulara biraz daha objektif bir cevap verilebilir, tabi kendimizi kandırmak cihetinden sayılmazsa. Aradan geçen yıllarda teknoloji ve dijital iletişim artık yazılı ve görsel basına olan ilgiyi gençler düzeyinde mühim derecede azalttı. Artık gençlerimiz gazete, kitap dergi ve bülten okumuyor veya televizyon izlemiyor.Bunların yerini internet aldı. Eğer gençlik teşkilatı iseniz ve doğal olarak gençliğe hitap ediyorsanız, gençliğin bulunduğu mekanlarda olmak zorundasınız.
Yani sanal alemde, sosyal paylaşım sitelerinde veya kendinize özgü resmi bir web sitesinde…

Genç bültenin devamı yayımlanmamış olabilir, zaten yayımlanmasına da gerek kalmadı. Allah’a ne kadar hamd etsek o kadar azdır ki, Eskişehir gençlik teşkilatımıza ait bir web sitesi yayına girdi. Bu konuda emeği geçen, başta Gençlik Kolları Başkanımız Mücahit TABANLI olmak üzere tüm teşkilat mensuplarına teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun.

Son olarak, sitemizhayırlı olsun demekten başka bir söz kalmıyor bizlere. İnşallah asıl maksadı üzere yayın yaparak, teşkilatımızın dışa dönük yüzü olur, temennisi ile…
 

                                                      19/03/2012
Muhammed
Ali KÖSE
Gençlik Kolları Teşkilat Başkanı
 
__________________________________________________________
 
 







Yorumlar - Yorum Yaz


 

Saat
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° 5°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret236057